“Ben neyim?” sorusunun yanıtı yüzyıllar boyunca; doğuda Yoga’dan Samkhya’ya, batıda ontolojiden epistemolojiye kadar en temel arayışların çıkış noktası oldu. Soruyu bir nebze derinleştirerek “beni var kılan ne?” şeklinde ele almaya seçen varoluşçu düşünce sistemleri, farklı coğrafyalarda birbirine paralel yanıtlar vermiş, ayrı dil ve ifadelerle de olsa evrensel bir varlık tanımını inşa edebilmişler. Ben ontolojiye olan şahsi ilgimi beslerken sorunun onlarca tutarlı yanıtından ziyade, varoluşun ne olmadığı üzerine konumlandırılan önermeleri daha doyurucu buluyorum diyebilirim.
Descartes’ın, bireyi maneviyat ve bedenlileşme yetisinden kopartarak salt rasyonel bir akılla sınırladığı “düşünüyorum öyleyse varım” ifadesinin antitezine, hem doğu hem batı düşüncesinde rastladıkça; varoluşu açıklama çabasındaki ortak düşünceler, gökyüzünün bambaşka köşelerinden görünen yıldızlar gibi parıldıyor. Ben de yine felsefenin evrenselliğine güvenip -coğrafyalar ve kültürlerüzeri- bir yaklaşımın izini sürerken Patanjali ve Erich Fromm arasında köprü kurabilmenin heyecanını yaşarken buldum kendimi.
Yoga yolunu yürüyen herkesin özümsediği Patanjali’nin etik ödevleri, Yama’lar; öğreti çerçevesinde yaşama dair bireysel sorumluluk alanları çizmenin çok ötesine geçiyor bana göre. Bu etik tavsiyeler, daha derin bir yaklaşımla okunduğunda insanın özünü şekillendiren varlık bilincini, en rafine hâline taşımaya aracılık ediyor. Benim özellikle değinmek istediğim ise içlerinde belki en az popüler olan “Aparigraha”. Sanskrit dilinde sahiplenmeme, açgözlülük yapmama, biriktirmeme, bağlanmama gibi katmanlı anlamlara denk düşen aparigraha; aslında kendi varoluşumuzu nasıl tanımladığımızı fark edebilmemiz için doğrudan bir vurgu taşıyor. Yazının başında dile gelen “beni var kılan ne?” sorusunun yanıtı tam da bu noktada önem kazanıyor. Çoğu zaman kimliğimizi, oluşumuzu ve yaşam yolculuğumuzu; sahip olduklarımız, kazanımlarımız ve elimizde tutabildiklerimiz üzerinden aktarıyoruz. Farkında olmadan işleyen bu inşa süreci; bizi hedef odaklı, elde edebildikçe tatmin olan, elinde tuttukça kudretini hisseden endişeli bireyler haline getiriyor. Mevcut küresel ekonomik ve toplumsal düzen de bu eğilimleri cilaladıkça; varoluşumuz neredeyse tamamen maddi ve manevi mülkiyet tuzağı üzerinde vücut buluyor. Kadim bir öğretiden gelen bilgelik dolu yönlendirmeleri, post-modern çağa adapte etme aşamasında zorlansak da bize ilham verecek paralel düşünce kaynaklarının mevcudiyetini fark ederek, ilerlemeye koyulduğumuz yoldaki taşları temizleyebiliriz.
Budizme, yoga felsefesine ve doğu öğretilerine olan ilgisini her fırsatta dile getiren neo-freudyen Alman psikanalist, sosyolog ve düşünür Erich Fromm; modernizmin en değerli isimleri arasında sayılır. Batı düşünce sistemindeki katı rasyonalist eğilimlere ve dualist bakışa olan eleştirel yaklaşımıyla insan psikolojisini ve benlik bilincini, doğu felsefesine özdeş bir bütünsellikle ele alır. Fromm’un hümanist temelli önermeleri; doğrudan varoluşçu akımlara eklemlenmese de, psikoloji ve sosyoloji zemini üzerine yükselttiği düşünceleriyle insanı var kılan öz-niteliklerin ifade bulmasını sağlar. En değerli kitaplarından olan “Sahip Olmak ya da Olmak” başlıklı derlemesindeki tanımlandırmaları, Patanjali’nin Aparigraha’sıyla kol kola görmek meraklı zihinlerden kaçmayacak bir detay bana göre.
Fromm, bireyin benlik algısına form veren unsurlardan biri ile varlığın kendi asli unsurunu karşılaştırdığı çalışmasında; “sahip olmak” kavramını “olmak” ile özdeş tutan kişisel eğilim ve yaklaşımları hedef alır. Kendiliğini, sahip olduklarıyla tanımlayan kişilik yapısının yol açtığı çıkmazların nihai çözümüne, “olmak” esasına dayanan kimlik bilinci ışığında imkân tanır. Modern insanın yaşamı formülize ederken tuzağına düştüğü, “ben, sahip olduğum ve tükettiğim şeyler dışında bir hiçim.” düşüncesinin temelinde yatan sebepleri irdeleyen Fromm; bu işleyişin yarattığı tatminsizlik döngüsüne de ışık tutar. Fromm, insanın doğası gereği edinmesi gerekenleri nesneleştirici bir sahiplenme hırsından ayırarak Epiküryen bakışı da destekler. Bununla birlikte “olmak” eylemine köklenmiş bir benlik bilincinin, yaşamla canlı bir bağ kurarak verimli bir aktivitenin doğumunda asli özne rolünü üstlendiğini vurgular. Fromm’un önermesine göre; olmak edimi, bu özneden koparılamayağı için; kişi hayattaki potansiyelini kaybetme kaygısından uzak, içsel bir tatminle baş başa kalır. Dünyevi tehditlerin beslenemediği bu varoluş biçimi, tıpkı Patanjali’nin “aparigraha” terimiyle işaret ettiği gibi maddiyat ve maneviyat ekseninde genişleyen bir özgürlük alanının mimarına dönüşür.
Yoga felsefesinin varlık bilincimiz üzerine geliştirdiği söylemler, özgürleşmenin beraberinde daima sadeleşme ve saplantılı mülkiyet yöneliminden uzak kalma araştırmasını getirmesiyle, doğu öğretilerine ilgi duyan batılı düşünürleri etkilemiştir. Bu bağlamda farklı coğrafyaların hümaniter nitelikli öncü kanaatlerinin yaratıcıları, sundukları ontolojik formülleri tek bir çatı altında izleyebilmemize olanak tanımış ve rafine bir varoluş algısının mümkünlüğünü gözler önüne sermiştir. Nice yöntem ve ifadeyle büyüteç tutulan ipuçlarının izini sürmek de bizim ödevimiz olsun.
Erich Fromm’un söz konusu kitabında yer verdiği Goethe imzalı şiir.
MÜLKİYET
biliyorum ki ben,
ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler
dışında,
hiçbir şeye sahip değilim.
biliyorum ki ben,
tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım
anlar dışında,
hiçbir şeye sahip değilim.
Goethe
Kaynakça ve İleri Okuma:
Fromm, Erich. Sahip Olmak ya da Olmak. İstanbul: Say Yayınları, 2019.
Vivekananda, Swami. The Yoga Sutras of Patanjali. London: Watkins Publishing, 2012.
Fromm, Erich. Olma Sanatı. İstanbul: Say Yayınları, 2017.
Leave a comment