Written by

Kelimeleri kültürel kodlamaların dışına çıkarıp incelemeyi denediniz mi hiç? Ben etimolojiye şahsi olarak hep ilgi duydum; ancak yoga ve Sanskrit diliyle içli dışlı oldukça, kavramların bağlamından koparıldığında ne denli farklı anlam katmanlarına ulaştığını şaşırarak keşfetmeye devam ediyorum. İçine doğdumuz sosyal/toplumsal ortamın, görünüşümüzden benliğimize kadar hepimize tümden bir persona atamaya epey meraklı olduğunu çoktan keşfettik. Peki kelimelere atanan o kodları ne derece sorguluyoruz?

Ben, hem yoga yolculuğuna adanmışlığın bir kazanımı sayılan hem de kendi beyin jimnastiğime sıkça konu olan “disiplin” kavramını örnek seçtim.

Çoğunluğun sahip olduğu ilk bakış açısına göre disiplin sözcüğü, buyurgan/negatif bir algı uyandırıyor. Bunun kökeninde; kültürel olarak ceza/ödül sistemine yatkınlığımız, toplumsal etik ve ödev bilincimizin niyet ile ters orantılı çalışmaya meyilli olması gibi nedenler yatıyor. Yaşamın hatırı sayılır bir parçasına denk düşen eğitim sistemi ve iş yaşamı da bu algıyı perçinleyecek düzeyde çıkar çarklarıyla sistemini sürdürüyor. Disiplin gerektiren meşguliyetlerin korkulacak ve bireyi kısıtlayacak nitelikte olmadığını fark etmek için gündelik yaşam pratiğimizde neye eğilim gösterdiğimizi gözlemlemek gerekiyor.

Benim disiplin ile ilişkim biraz daha karmaşıktı, ta ki yoga ile tanışana kadar. Disiplinli olma konusunda çocukluğumdan beri epey antrenmanlıydım; ve fakat 20’li yaşlarım boyunca bu durumu beni kısıtlayan, katılaştıran, özgürlükten alıkoyan bir yanım olarak kabul ediyordum. Uzun yıllar kendisiyle barışamadığım bu özelliğimin, yoga yolunda bana sunduklarını gördükçe; yenmem gerektiğini düşündüğüm huyumun aslında beni özgür kıldığını, alışkanlık ve yüzeysel haz arayışı tuzağından uzak tuttuğunu keşfettim. Pratiğimin ve bilgimin derinleşmesine sağladığı paha biçilemez katkının; yoga literatüründe vücut bulmuş hâli ise Patanjali’nin Tapas olarak isimlendirdiği “tutkulu çaba”, nam-ı diğer disiplin.

Latince etimolojik kökeninde, “öğrenmek/benimsemek” anlamına gelen discere yatıyor. Patanjali’nin kişisel gözlem ödevlerinden biri olan Tapas da tam olarak; matın üzerindeki pratiğin ötesine uzanan bir araştırma, öğrenme, bilgiye ve uygulamaya adanmışlığı kapsıyor. Psikoloji ve felsefe ekollerinin pek çoğunda olduğu gibi; yoga öğretisi de özdisiplini, bağımlılık eğilimini yıkabilecek temel bir özgürleşme edimi olarak görüyor. Peki kulağa ilk etapta despotik gelecek kadar olumsuz kodlanan bu kavram; nasıl oluyor da özgürlükle bağdaşıyor?

Eğilimlerimizde çoğunlukla belirleyici olan ego, tam da burada sesini yükseltiyor. Bir uğraşa ya da eyleme dair sergilediğimiz kararlılığın; iyileşme ve ilerleme sürecindeki katkısını göz ardı etmemize neden olan, disiplini ise -yetiştiği toplumun da perçinlemesiyle- ceza olarak niteleyen egonun, bir tür mental dirence yol açması doğal. Fakat bu dirençten kurtulup egonun yalnızca kendisini beslemeye yönelik talimatlarından özgürleşebilmek için merceğimizi farklı bir yöne, sözcüğün asıl anlamına çevirebiliriz.

Bu noktada kişinin günlük rutiniyle kurduğu ilişkinin, öğrenme/kavrama örüntüsünün bilinçli mi yoksa dürtüsel mi olduğu önem taşıyor. En klişe örnekten gidersek; kitap okuma alışkanlığına sahip olmamak türlü bahanelerle geçiştirilebilir. Haklılık payı içerseler dahi temelde yatan dürtü; eylemin içeriğinden ziyade bireyin, hazzı yalnızca yüzeysel bir seviyede deneyimlemeyi öğrenmiş olması ve öğrenilmiş tutumun verdiği konfora bağlılıktır. Bunu, yaşamda bir düzene oturtamadığınızı düşündüğünüz, basitten karmaşığa her tür davranışa, yeme biçimine, tüketim tutumuna, meşguliyete uyarlayabilirsiniz. Hazzın, yalnızca bedenin ve zihnin dürtüsel dünyasında tetiklenebilen bir his olduğu sanrısıyla yetiştirildiğimiz için başımızı ana yoldan çevirip de daha derin bir katmanda uzanan patikalara yönlendiremiyoruz. 20. yüzyılın en önemli yoga üstadlarından B.K.S. Iyengar, bu “dilediğin gibi davranma ve yaşama” çerçevesinde tanımlanan yolu, sahte özgürlük olarak yorumlar. Özünde, egonun etkisiyle içinden gelen ile varlığının fiziken ve zihnen dengede kalmak için ihtiyaç duydukları birbiriyle çoğu zaman örtüşmez. Örtüşmediğini içten içe fark ettiğinde; doğrudan içinden gelene/güdüselliğini besleyecek olana yöneldiğinde kolay olanı seçmiş olursun.  İhtiyaçlarına kulak vermek için zaaflarınla ve sınırlarınla yüzleşmen gerekir. Kendine karşı fark etmeden cephe aldığın bir konumdan çıkıp; özsevginle bağ kurarak benliğinle işbirliği yaptığın bir konuma ulaşmak için gideceğin yol, elbette engebeli ve sabır gerektiriyor. Fakat bir kez bu yola girdikten sonra hazzın; -diğer omurgalı canlılardan farklı olarak– güdüyü besleyen, yüzeysel bir his olmadığını; bedenen ve ruhen daha içkin bir zemine tekabül ettiğini keşfetmenin ayrıcalığını tadarsın.  İşte bu zemin; eylemleri, kararları, yönelimleri ve yine hazzın kendisini dahi yeniden ve yeniden türetir, dönüştürür.   

Evrim, kuramsal düzlemde; tüm kavramların, canlıların, olguların sonsuz kere tekrar şekillendiği, hem form hem içerik bakımından anlamını ve işlevini sürekli bulup kaybettiği devingen bir yapıdır. İnsan da bu devinimin bir parçası olarak; kendi benliğini yeniden üretip biçimlendirmiyorsa, ilksel hâline ve bunun getirdiği konfora sıkıca bağlı kalıyorsa evrimsel adaptasyonunu gerçekleştiremiyor demektir. Sıkışıp kaldığı konfor alanında, atıl bir algı ve içgörüyle “dilediğini” yaparken aslında disiplin bilincinin, kelime anlamındaki gibi bilgiyi/eylemi “benimsemenin” sunduğu özgürleşme hediyesinden mahrum kalıyordur. Derinlerde hissettiği bu mahrumiyet duygusu ise çoğu zaman kendisine karşı bir suçlama, yargılama ve özsaygı/özşefkat yitimi olarak geri dönerek döngüyü en baştan başlatır.

Bu döngüyü kırmak, iyileşmenin ve uyumla ilerlemenin çok katmanlı dünyasına girmek için gereken anahtar disiplin; bu anahtarı bulmak ve kaybetmemek ise kendini sevmenin ve saymanın sağlam bir tezahürü.

Leave a comment