Written by

Günümüz bireyi için artık içsel huzurun inşasında en büyük tehdit, dopamin tetikleyicileriyle olan sürtünmeli ilişki hale geldi. Neo-liberalizmin gücünü doruğa ulaştırdı, dijitalizmin mevcut ya da potansiyel hızdan en efektif kullanım yöntemleri devşirdiği bu çağda, tüketmek hiç bu denli kolay ulaşılır olmamıştı.

Üstelik tükettiğimizin gerçekte ne olduğunu bile düşünmemize fırsat vermeyen bir kapitalizm sarmalında, neden doyuma ulaşamadığımızı sorgulamayı bile bırakmak üzereyiz.

Son bir çırpınışla deşecek olursak, örtünün altından gevşemiş ödül/değer sistemi, çarpık normların bütüne olan tahakkümü ve neticede bozulan dopamin döngümüz göz kırpıyor.

Basitçe, çevremiz, bizi her daim kolay olanı seçmeye yönlendiren bir sistemler ağıyla örülüyor. Evden dışarı adımımızı attığımız anda hatta evdeyken bile, tüm seçimlerimizi eforsuz olandan yana kullanmak üzere tasarlanmış bir gündelik hayat donanımındayız. Elbette tüm bu eforsuz haz odaklarına yaslanmaya bu denli yatkın oluşumuz, evrimsel olarak beynimizin en az enerji harcama yatkınlığıyla bağlantılı ve neo-liberalizm bunu müthiş bir başarıyla oyuncak ediyor.

Evrimsel olarak beynimiz daima çabasızlığa yönelmeye meyilliyken acaba gelişmenin ve kişisel büyümeyle birlikte, idrak ve iç-huzur inşa etmenin yolu tam da beynin bu “varsayılan” sistemini dönüştürmekten geçiyor olamaz mı? Ve dopamin döngüsünü regüle etmek belki de bunun ilk anahtarı olabilir mi? En azından nörobilim böyle söylüyor.

Beynimiz, tekrarlayan deneyimler yoluyla kendini yeniden haritalandırabilen nöro-plastik bir yapıya sahip. Her yeni ve mümkün olduğu kadar “zor” deneyim, nöronlar arası ateşlenmeyi ve iletim yolları kurulmasını, yeni kavşaklar (sinapslar) yaratılmasını sağlıyor. Tek başına sadece satranç oynamak ya da yeni bir dansı öğrenmeye çalışmak bile… Elbette ki bunun bedeli daha fazla efor, zaman ve enerji olarak bünyeye geri dönüyor. Nihayetinde bir eylem karşılığı otomatik ödül bekleyen beyin, dopamin hormonunun salınımı geciktikçe “zor” olandan vazgeçmeye meylediyor.

İşte tam da dönüşümü yaşayacağımız ya da sarmalda hapsolacağımız yer burası.

Doğamız gereği kolay olan dopamin kaynaklarının peşinden koşmaya yatkınız; bir tıkla video izleyebilmek, bir tıkla yemek sipariş edebilmek, bir tıkla ilişki kurabilmek, bir tıkla görüntümüzü ideal hale dönüştürebilmek, bir tıkla sahip olmadığımız şeylere sahipmiş gibi hissedebilmek, liste uzar gider ama hepsi bir tıkla, bir hareketle ve oturduğumuz yerden. Bunu her gün sürdürdükçe beyin dopamini giderek daha hızlı daha eforsuz salgılamanın yollarını aramaya başlar. Eğer keyif, bir telefon ekranı, bir joystick, bir kargo, bir fırt ya da bir yudum kadar uzağındaysa yolunda gitmeyen bir şeyler vardır ancak sadece fark edebilenler için. Kolay kazanımlardan  ne kadar dopamin salgılanırsa çaba ve hazzı ertelemeyi gerektiren konularda o kadar beceri kaybı yaşanır. Zamanla herhangi basit bir şeyi yapmak bile beyin için fazla efor anlamına gelmeye başlar. Tam bu nokta, her neyden düzenli dopamin beslemesi yaşıyorsak ona bağımlı olmaya başlanan yerdir; oyun, junk food, ekran, dating app, kahve, psikoaktif/uyarıcı/yatıştırıcı maddeler, estetik müdahaleler vs vs. 

Gerisi tekrarlayan yeni haz kaynakları arayışı, asla tatmin olamamanın yarattığı içsel huzursuzluk, giderek büyüyen atalet ve anlamdan kopuş…Ya dopamin tuzağının içinde çırpınmak ya da dopamin döngünü oto-kontrol, irade ve disiplinle regüle edip doyum, keyif ve huzur dinamiklerini yeniden şekillendirmek.

İsteyerek zor olanı seçtiğimiz her an, nöro-plastisitenin de yardımıyla, beynimizde kalıcı değişiklik yapmaya başlarız. Beyin dopamini ödül kaynaklı değil çaba kaynaklı salınımında tutmayı öğrenmeye başlar. Kelimenin tam anlamıyla “canımızın istemediği” şeyleri yapmanın bu dönüşümdeki yeri paha biçilemezdir. Buradaki “zor”, sinir sistemini paralize edecek düzeyde strese sebep olan aşırı uyarıcı bir zorluk değil, “optimal zorluk” dediğimiz (zone of proximal development), beceri seviyesinde uygulanabilir zorluktur.

Canın hiç istemediğinde gittiğin o spor salonu, yaptığın o koşu, yazdığın o yazı, okuduğun o kitap, pişirdiğin o yemek, çalmaya çalıştığın o enstrüman, öğrendiğin o dans, düzenli ve disiplinli bir şekilde ortaya belli bir efor koyarak yapılan her eylem, beyinde dopamini çabayla ve süreçle eşleştirir. Tutarlı bir şekilde, yapmak istemediğimiz şeyleri her yaptığmızda, beynin “yeni normal”i dönüşmeye başlar. Bir zamanlar rahatsızlık hissi doğuran eylemleri, güvenli ve güçlendirici olarak yeniden kodlar.  Beyin, başedebilecekleri konusunda eşiğini yükseltmiştir. Zor olanlar giderek kolaylaşır.

Hedef değil yol mottosu burada devreye girer.

Yeteri kadar uzun süre ve iradeli şekilde gündelik hayat pratiği bu yönde evrildiğinde, artık beyin sonuca değil sürecin kendisine ödül tanımlamaya başlar. Hızlı rahatlamanın yerini, irade göstermenin hazzı almıştır. Bu da sağlam bir özgüven, tutarlı bir iç-görü, güçlü bir öz-saygı derinlikli bir idraka alan açar. Beyninde zor olana direnen her senaryoya rağmen her eforlu eylemin daha fazla öz-inanca ve huzura zemin olduğunu keşfedersin.

Mutluluk artık hızlı tatmin veren dopamin kaynaklarının peşinden koşmaktan değil, bir şeylerin “peşinden koşmanın” verdiği hazdan doğar. Beyin, hedefi değil yolculuğun kendisini ödüllendirmeyi öğrenir.  Bitiş çizgisine odaklanmadığında, o çizginin sürekli gözden kayboluyor olması da motivasyonunu düşürmez. Çünkü gerçek kazanım ve özgürlük, motivasyondan değil disiplinden beslenir. Merak ise bu yoldaki en kıymetli yakıttır. Merakını körükleyen kaynaklarla temasa geçmeyi gönüllü olarak ve bedel ödeyerek kabul ettiğin her an, beyin ödül sistemini dışarıdan değil içeriden ateşlenen bir makineye çevirir. Bu da sürekli dış-güvenlik aramaya yönelen sinir sistemine içsel güven hissi aşılar ve regüle, rahat ve üretken pozisyonunu korumasına olanak sağlar. Merak, takip, irade ve çaba birleştiğinde artık yolculuğun kendisi tam anlamıyla keyif ve ilerleme kaynağı, mutluluk ve özgüven zemini haline gelir. Bir gün niyet edilerek zor da olsa kalkıştığımız eylem, gün gelir artık alışkanlığımız hatta kimliğimizin bir parçası olur. Bunu mümkün kılan beynin muazzam nöro-plastik yapısıdır.

Dopamin döngüsünde kalıcı değişim için beyni yeniden programlamanın türlü yöntemleri var. Keskin sert geçişler yerine, uzun vadede dönüşüme odaklı yumuşak alan açmalarla başlamak daha sağlıklı olacaktır.

Küçük kilometre taşları ile başlamak: örn. hiç hareket etmeyen biri için birden her gün spora gitmek yerine, 3 gün yürüyüş ya da hafif düzey hareket içeren bir aktivite keşfetmek, sosyal mecra uygulamalarını tamamen kapatmak yerine ekran süresini azaltmak vb.

Ödülün çabadan geldiğini hatırlamak: örn. her gün kitap okuma hedefi koyup sadece 2 gün okuyabildiysen onu da takdir edebilmek, kahveyi bırakmak istiyorsan az içtiğin bir güne şükrebilmek vb.

Günlük takip: örn. alışkanlık günlüğü (habit tracker) ile süreci eğlenceli getirmek, ya da bir buddy ile ortak bir çabaya girişerek birbirinizi takip edip motive etmek, bir hobi, bir niyet vb.

Merakı cezbeden farklı alanlar araştırmak: örn. beynin ilgisini çekecek alternatif bir aktivite ya da yönelim bulduğunda, daha az keyifli de olsa bundan keyif alabileceğin bir düşünsel zemin yaratmak, öğrenmek istediğin bir dilde önce sevdiğin bir şarkının sözlerini okumak, eşlik etmek vb.

Bunların hiç biri başlangıçta kolay değildir ancak dönüşüm zor olanı seçerek başlar, irade ve disiplin de onu kalıcılaştırır. Nörobilimin onayladığı şekliyle, beyinde asıl ödül ilerleme ve yeniden programlamadır. Buna değiyor olduğunu gördükçe daha fazla efor daha kolay hale gelir.

Doyum ve memnuniyet içe dönüş pratiklerini merkezine alan kadim öğretilerde, düşmanımız değil, yol arkadaşımızdır. Yeter ki hangi kaynaklardan edineceğimizi doğru idrak edebilelim ve yol haritasını dengeli şekilde çizelim.

Leave a comment