Written by

Yaşamlarımız, aldığımız ve alamadığımız kararların, çoğu zaman anlamlı kimi zaman da rastgele bir örüntüyle dokunmuş zeminini süsleyen biricik motifler toplamı.

Kararların nedensellik bağlantısı da rastgele görünüşünün ardındaki örtük ilişkiler de bu motifin geri alınamaz ilmekleri. İnsan olmakla taşıdığımız en zor görevlerden biri de işte bu ilmekleri nasıl atacağımıza ve hatta ne zaman atıp ne zaman atmayacağımıza yönelik sorumluluk bilinci.

İlmeklerin geri alınamaz oluşu ve pişmanlık adını verip ölesiye korktuğumuz, aslında kabul ve teslimiyetin sorumlulukla mükemmel bir dengesini temsil eden o yıpratıcı duygu, bizi yaşamsal sorumluluklardan uzak tutan bileşenler.

Oysa ki zamanın lineer akmadığını, sadece kısıtlı zihnimizin böyle algıladığını ve pişmanlık korkusuyla harmanlanmış seçenek bolluğundan mahrum kalmak istememe şımarıklığımızı fark edebilsek, her daim ertelediğimiz karar ve sorumlulukların güç istenci ile ilişkisine daha yakından bakmış oluruz.

Peki karar ve sorumluluk almaktan korkmamızın arkasında ne yatıyor?

Çağdaş İtalyan sinemasının en önemli yönetmenlerinden Sorrentino, “La Grazia” filminde, bu soruyla baş başa bırakıyor bizi. Kararların bitişe ve her türden sembolik ölüme olan yakınlığı, yarım bırakmanın karşı konulamaz ama sahte vaatleri, her kararın arkasında affedilecek bir özneyle çoğu zaman kendinle temasa geçme gerekliliği ve affetmenin, sorumluluğa dair en çelişkili tezahür olması…

Zarafet, af ve lütuf anlamlarının tümünü birden bünyesinde taşıyan bir kelime; “La Grazia”. Sorrentino’nun şiirsel seçimi, filmin derdini tek kelimeyle özetler görünse de zarafet ve affın kol kola girdiği koşulların çokluğundan haberdar etme görevi üstleniyor. Bu görevi yerine getirirken de asla sesini yükseltmeyen bir sinema dili, tam da dert edindiği gibi kararı izleyiciye bırakan rafine karakterler ve metin, ihtişamını sadeliğinden alan bir sinematografi ve taraf tutmayan bir hikaye anlatımı tercih ediyor. Anlatının kendinden eminliğiyle, yönetmenin tasdik arayışından azade olmasındaki mükemmel dengeye imrenmemek elde değil.

Tüm bu dengenin bileşenlerini büyüteçle okur gibi teker teker, cümle cümle seçmek izleyicinin sorumluluğuna kalıyor, bu yükü alıp almamakta özgürsünüz. Ancak eğer alırsanız film asıl meyvelerini sunmaya başlıyor. Her şey izleyicinin kararına bağlı, hikayede vurgulananı cisimleştirmeyi seçmek ya da seçmemek.

Görev süresinin bitimine 6 ay kalmış bir cumhurbaşkanı, önünde onanmayı bekleyen 2 af dosyası, tek bir imzayla yaşam döngüsünün keskinliğini teyit edeceği ötenazi yasası taslağı, yılların eskitemediği bir aşkla sevdiği eşinin kaybı ve onun sadakatsizliğini taşımanın ağırlığıyla baş başa kalıyor. Siyasetin ve güç ilişkilerinin perde arkasına dair bürokratik angaryalar hikayenin vitrinini oluşturuyor ancak asıl ateş; cumhurbaşkanının bitmek üzere olan göreviyle, yakın dostlarıyla, ailesiyle, ölen eşiyle ve en önemlisi kendisiyle olan çetrefilli ve yaşıyla tezat şekilde olgunlaşmamış ilişkisinden harlanıyor.

İlk bakışta karakter, güçlü ve etik değerleri taşımakta zorlanmayan, saygı duyulacak bir portre çiziyor. Film ilerledikçe anlıyoruz ki gücünü kendiyle ve hayatla barışıklığından değil başkalarının onun kararlarına ve onayına muhtaçlığından alıyor. Etik değerlere bağlılığı ise kendi vicdani bahçesinde değil idealize ettiği benlik kurgusunun yapay serasında filizlenmiş. Film boyunca, çok da kritik nedenler ve gerekçeler sunamadan beklettiği, özünde yanıtı zor olmayan 2 af dosyası, imzalamamak için direndiği ötenazi yasası ve eşinin sadakatsizliğini affetmek ile ona özlemini dindirmek arasında gidip gelmeyi dönüştürdüğü güç oyunu paralel ilerliyor. Hem mesleki hem özel hayatında karar vermemek, sorumluluk almamak adına her türden yan yolu ve huzur bulamayacağını içten içe bildiği seçenekleri avucunda tutmayı deniyor. Öyle ki sırf karar vermenin temsil ettiği sembolik bitişle baş başa kalmamak adına görev süresini bitirmeden istifa etmeyi seçip buna da kendince mantıklı bir gerekçe bulabiliyor. Çünkü karar vermenin, diğer seçenekleri geri dönülmez biçimde eleyecek olmasının ağırlığını ve her kararın arkasındaki affın aslında gücü ve otoriteyi kendinden öte daha yüce bir unsura, evrenin nedensellik yasasına teslim etmenin kabulünü taşıyamıyor. Teslimiyet ve kabulün, af ve sorumluluk ile sınandığında sarsılmaz gücü ve olgunluğu getireceğinden bihaber. Geçici otorite ve sahipliğin sarmalında varoluş ve yokoluş sancısı çekiyor. Yarım bırakmanın, sürüncemede bırakmanın sahte tatminine sırtını dayayarak güçlü ve canlı hissetmeye öylesine muhtaç ki; başkalarının acısına körleşmiş, bir atın acısını dindirmenin, bir insanın yaşamı kendi isteğiyle terk edebileceğinin gerçekliği, algısının ötesinde kalıyor. Yaşamı da, suçluları da, eşini de “affedemeyerek”, sorumluluktan kaçarak güç istencini suni destekle yaşatmaya çabalıyor. Tam burada zihinlerde, zarafetin; affedebilmekle, affetmenin mevcut koşula boyun eğmek anlamına gelmediğini kabulle, yarım bırakmadan son noktayı koyacak cesareti ve sabrı göstermekle, olası seçeneklerin hayali varlığından beslenecek denli zayıf olmamakla arasındaki yaldızlı köprü parıldıyor. Sahip olmak istediğimiz güç bu zarafeti taşıyabilmekte yatıyor.

Sorrentino, yaşamda alacağımız kararlar neticesinde safdışı edeceğimiz alternatiflerin bizi gün geçtikçe zayıflattığını, algımızı daralttığını, vicdanımızı körelttiğini yüzümüze vuruyor.

Bu tepeden inme bir tokat değil, kendimizle ve kabulle olan ilişkimizin, idrakımızın derinliği ölçüsünde bizi canlandıran bir uyanış ki yönetmenin hikaye anlatımındaki ustalığı da burada yatıyor.  

Ve filmin belki de en net retoriği, bizi, “Günlerimiz kime ait?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Sırf bize güçlü hissettirdiği için onay beklentisinin akıntısında savrulmaya boyun eğdiğimiz benliğimize mi? Kendimiz ve hatalarımız da dahil; affederek, affa rağmen kalmak ya da gitmek arasında net bir tutum belirleyerek ve seçeneklerin peşini bırakarak özgürleştiren, pişmanlıkların ve gerekli kayıpların bütünlediği biricik hayat motifimizi dokuyan içsel rehberimiz, vicdanımıza mı?

Sorunun doğru bir yanıtı yok, ancak her birimizin kendi yanıtına yön verebileceği bir kılavuz var; atın sayılı günlerinin bitişini ve huzuruna kavuşmayı beklediği manejin duvarındaki yazı: “Virtus in periculis firmior”. Erdem, zorluklar karşısında güçlenir.

O zorluklar; almamızı bekleyen kararlar, vazgeçmeyi bilmeyi öğreneceğimiz seçenekler, ertelenmemeyi bekleyen sorumluluklar… Gücün sarsılmazlığı ve erdemin hafifliği ise bu zorlukları üstlenmekle edinilmesi mümkün kazanımlar.

Leave a comment